Alpaslan Ataman

Alpaslan Ataman Ardından… “Yeniyi Eskinin İçinden Çıkarmak Lazım”

Alpaslan Ataman’ı 2009 yılının bahar ayında Mimar Sinan Üniversitesi’nde “Bir Göz Yapıdan Külliye’ye” isimli kitabının üzerine verdiği konferans vesilesi ile tanıdım.

Bu dünyadan ayrılışına kadar da gerek söyleşilerimiz, gerekse fikri sohbetlerimiz vesilesiyle hiç kopmadım. Hatırasına hürmeten kitabını tekrar okudum ve söyleşilerimizde defaatle üzerinde durduğu konuları söyleşilerimizden derleyip bir araya getirdim. Bu yazı vesilesi ile kendisini saygıyla anıyor, gençlere kattığı her bilgiye şükranlarımı sunuyorum.

Alpaslan Ataman İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü mezuniyetinin ardından İstanbul, Amerika ve İngiltere’de çok sayıda mimari ve kentsel proje ile uygulama çalışması yönetmiş, ayrıca Türkiye’de öğretim görevliliği yapmıştı. Uzun yıllar Sedat Hakkı Eldem ile birlikte çalışmış, daha sonra serbest mimar olarak çalışıp araştırmalarını sürdürmüştü. “Bir Göz Yapıdan Külliye’ye” kitabının dışında; “Mimaride Cetvel Düzeni”* isimli bir seriyi daha bitirmiş, yenileri için de çalışmaktaydı. “Bir Göz Yapıdan Külliye’ye” kitabının esasını teşkil eden çizimler, eskizler hayranlık uyandıracak tattadır. Ama en önemlisi eskiden kalanı incelemeyi ve analiz etmeyi sevmesi, kitabında belirttiği gibi bu ‘Enigma’yı deşifre etmesiydi. “Bir Göz Yapıdan Külliye’ye” isimli kitabında Osmanlı mimarisinin şifresini çözdüğünü söylemektedir. Bu yönüyle değerli bir mimari kuramcıydı diyebiliriz.

Eski ile yeninin farkını her fırsatta ortaya koymaktaydı. Düsturunu kısaca özetlemek gerekirse: “Yeniyi eskinin içinden çıkarmak lazım, çünkü eski yeniyi meydana getirecek genlere sahip” denilebilir. Kendisine göre; son zamanlarda yapılan yeniler eskiyi ilerletememişlerdi. Modernleşmenin; mimaride oluşturduğu karakterin giderek yanlış yönde geliştiği fikrindeydi ve bu fikrini her fırsatta savunurdu. Savunduğu eski kodlar konusunda tutkulu idi. Gelişerek devamlılığı olmayan, tekrardan yoksun bir sistemin, mimariyi ileriye götürmeyeceği, bu düzen olmayınca kaos olacağı kanısındaydı. Tekrarın bir cetvel düzeni ile sağlandığında üslup oluşturacağını söylerdi. Kendisine etrafta eskisi olmayan yepyeni ikonik yapılar olduğunu hatırlattığımda; devamlı kişilere göre değişen kalıpların, kalıp olmaktan çıkıp kaotik bir ortam oluşturduğunu açık yüreklilikle ifade ederdi. “Eskiyi ve geleneği iyi bilelim ki, geleceği iyi kurgulayalım” derdi. Osmanlı Mimarisini ezbere denilebilecek şekilde bilmesi ve bahsi geçen bir külliye, imarethane veya Sinan Camisini ezbere bulunduğu ortamda önünde duran ilk kağıt parçasına çizerek anlatır ve tekrarın öneminden bahsederdi. Üzerinde her defasında durduğu bu tekrarın, ona göre ise cetvel düzeninin gemilerin tasarımında da rol oynadığını ilave eder, bir külliye duvarını cetvel düzeni ile savaş gemisi tasarım kriterlerine kolaylıkla bağlar, kağıt üzerinde bunu ispat ederdi. Bu kadar kolay ve net çizmesi bana bu yapıları defalarca çizmiş olduğunu düşündürürdü. Bu yönüyle de bilmenin gücünü bizlere gösterirdi.

Bir tasarıma başlarken ne yapmamız diye sorduğumda; “Geçmiş başlangıç referanslarını verir. Bir de neyin değişip, neyin değişmeyeceğini iyi bilmek lazımdır” derdi.

Eski yapıların formları, inşaata ve yaşama en uygun olanın daha evvelden düşünülmüş olması ve şimdi bunun geliştirilmesi gerektiğini vurgularken; pek tabi; modern ve değişikliğe Alpaslan Bey’in karşı olduğu gibi bir sonuç çıkmasını istemem. Kendi tabiri ile istediği; “manası, mantığı ve kıymeti harbiyesi olan bir değişiklik ve gelişim” idi.

Yapı ve yapma sanatı anlatılırken, Alpaslan Bey coşkulanırdı. Yapının meydana gelme biçimine hayran: “İnşaat denilen hadise muhteşemdir” diyerek söze başlardı. “Yapı” sözcüğü onun için özeldi. Manası muhtevasında, kerameti kendinden menkul derdi. “Yapı yapmaktır. Mimarlık inşaattır. İçinde bir hayat kurulabilir, her şey yapılabilir, dönüştürülebilir. Zaman içinde de üsluplar, semboller ve tekniğe bağlı gelişmiş, tek fark bu. Bu süreç de yavaş yavaş hayatımızı etkiliyor”.

Temmuz 2009 yılında yaptığımız söyleşisinde şu şekilde belirtmişti: “Kamusal alanın yani cemiyetin, bireyin, ailenin, toplumun kullandığı alanlar, mekanlar bireysel arzulara göre yapılmazlar. Hangi kültürde, hangi coğrafyada, hangi sosyal statüde olurlarsa olsunlar; kullanıcılardan ‘çirkin gemi, çirkin tren’ diyen çıkmadı. Ama ‘çirkin ev, çirkin araba, çirkin bina’ diyen çok. Nedeni kamusal asgari müştereke sahip olmaması. Mimarlık kamusal bir meslektir. Asgari müştereki, herkesin uyması gereken kuralları vardır. Onun üzerine bireysel hünerler gelebilir, gelmelidir. Bu bireysel çabalar eşyanın tabiatına uymalıdır. Bireysel çabalar bir şeye hizmet etmeli, ederken bozmamalı, ileri götürmeli… Mesela; bir yapı uzun yıllar sonra başka bir amaca hizmet edebiliyorsa yapıdır. Yaşanan çevrenin genel bir karakteri ve sistemin getirdiği bir dili var, mimar bu dil üzerinde sebat göstermeli ve bu dili geliştirmelidir. Yoksa grameri olmayan bir dil yaratmamalıdır. Tabi ki herkes aynı yapıyı yapmayacak… Fakat gramer aynı olmalı… Ama geçici heveslere kapılmamak lazım, çünkü yapılan sahte oluyor. 19. yüzyıl şehri kalmadı elimizde. Paris’te, Londra’da, St.Petersburg’da sabah Mimarlık Fakültesine giderken, yolda mimarlık tarihi dersinin içinden geçerek okula gidilir. Bizde böyle değil, bu açıdan şehir iflas etmiş durumundadır. Yani mimari sermayeniz, arşiviniz yok, mimariyi nasıl kuracaksınız. Ben hayatın mimariyi nasıl doğurduğunu anlatmaya çalışıyorum, yoksa mimarinin hayatı değil. Anlatmaya çalıştığımız ve kavranması gereken esasın bu olduğunu düşünüyorum”.

Sedat Hakkı Eldem’i iyi anlayanlardandı. Birebir çalıştığı için de çok iyi tanıyordu. Eldem’in hayatından çok işleri konuşulmalıydı. “Eldem gibi 6 yapıyı arka arkaya durumlarına göre ama belli bir üslupta yapan, üslubunu devam ettiren ve sonunda şahsi bir karakter oluşturan yok, olmadı, çıkmadı” diyordu. “Üslubun olabilmesi ve bireysel hünerin de bunun üstünde kendini gösterebilmesi ancak bir asgari müştereğin kabulü (common denominator) tekrarlar ve bu kalıpları değişik şartlara adapte etmekle mümkün olabilir. Mesela Bramante’yi ya da Brunellesci’yi ya da Acem Ali’sini, Sinan’ı anonim bir kalıbın üzerindeki bireysel katkıları ile tanıyoruz. Onları Brunellesci veya Sinan yapan da bu tavrıdır. Yapı tipleri mahduttur fakat her arsa ve durum farklıdır. Farklı mimari bu kalıbın farklı şartlara ve tekniğe bağlı kalarak adapte olmasıyla oluşur. Karakter ve çeşitlilik bir bütündür. Bugün herkesin ayrı kalıbı var ve devamlı değişiyor, dolayısıyla kimseyi tanıyamıyoruz. Bu, şehrin mimari olarak kirlenmesi demektir.”

Kasım 2014’te yaptığımız bir söyleşide; “Yeniyi eskinin içinden çıkarmak lazım, çünkü genellikle eski yeniyi meydana getirecek genlere sahip” bizim sizden öğrendiğimiz bir düşünce kalıbı. Ama pratikte bu nasıl olabilir? Biraz anlatır mısınız?” diye sormuştum: Kısaca “eski”yi anlamakla olur. Yeni ya da modern mimari klasik mimarinin fiziki yapısının soyutlaşmış halidir. Yoksa mekânın yenisi veya eskisi yoktur. Mekân her devirde mekândır. Soyutlama; yeni teknik ve malzeme ile aynı yapı düzenini oluşturmak ve konfor düzenini arttırmaktır.

Kendisine göre; “eski mimari, kurallar (kodlar), adaplar yani kalıplar” idi. Bunların esasını çok fazla değiştirmeden yapılacak ilaveler de “yeni”yi meydana getirirdi. “Bu düzen sonsuz bir gelişmeye açıktır. Buna bir de duyguları katmak lazım. Omurga eskiyse yapılan ilave onu yeni yapar, omurga yani temel disiplin yoksa netice yeni değil başka olur ki sonu nereye varır kestirilemez.”

Üslubunu devam ettiren ve sonunda şahsi bir karakter oluşturan mimarilerimizin azınlıkta olduğunu düşünürdü. Bu konu ile ilgili soruma şöyle yanıt vermişti: “Bir arayış içinde olduklarına şüphe yok. Ancak bu arayış bir omurganın üzerine gelecek ilaveler ve nasıl olması gerektiği konusundan ziyade daha çok başka ve değişik bir şekil tasarlamak olduğundan bir yerde altyapısı olmayan her seferinde değişik bir şey yapma kaygısıyla bir üslup oluşturamıyorlar. Amaçları üsluptan ziyade değişik şeyler yapmaktır. Bu yüzden herhangi bir kalıba dayanmıyor. Dolayısıyla devamlılığı olmuyor. Hiçbir bina bir diğerine bir şey vermiyor ve de yapılandan bir şey alamıyor. Dolayısıyla hem eski hem de özellikle yeni gelişme bölgelerindeki mimari, birbirleri ile alakası olmayan tuhaf yapıların yan yana gelmesi olarak özetlenebilir. İşin kötü tarafı baka baka reddetsek de beğenmesek de alışıyoruz ve zamanla kabul ediyoruz, işte yeni mimarinin yeni olmayan alelade ve gelişi güzel olan tarafı bu… Bizde batılılaşma ile birlikte yanlış bir kültür ve mimari anlayış gelişti. Teknik yerine kültür ithal edildi. Batı da aslında kendi mimarilerini geliştire geliştire kesintisiz bir mimari sürecin içine girdiler ancak eskiyi koruyarak ve mevcut duruma intibak edecek bir rasyonel durumu oluşturdular. Bunların içinde yanlış yok mudur, tabi ki vardır, ancak istisnaidir. Genel yaklaşım olarak yeni yapı ile eski yapının yan yana gelişinde bir düzen ve uyum sağlandığını görebiliyoruz. Onları yönlendiren eski 18. ve 19. yüzyıl şehirleri önlerinde dururken, bizde böyle bir örnek maalesef yoktu. Yakılıp yıkılmıştı. 20 yüzyıl başında mevcut olan, birazcık arta kalmış şehri de yıkıp ilave katlar ve değişik şekiller ile şehir olmaktan çıkarttık. Yaşadığımız yer garip inşaatlar yığını ve sözde yeni inşaatlar arasındaki dar sokaklardan oluşan çevre oluştu. Devamlı değişen kaldırım, devamlı değişen cephe, devamlı değişen malzeme, devam değişen… Buna da modern mimari ve modern şehir diyoruz ve de bu adeta bir ideoloji haline geldi. Yani kuralsızlık ve bireysel spekülasyon her şeyin önüne geçti. Esasında buna modern mimari yerine günümüz mimarisi demek daha doğru olur.”

Yapılan iyi örnekler var mı diye sorduğumda; “Auguste Perret’in Le Havre şehrinin tasarımı ve uygulamaları, Rafael Moneo’nun Murcia Town Hall’u, Roma Müzesi, Sedat Hakkı Eldem’in mimarı olduğu Fındıklı’daki Akbank Binası, David Chipperfield’in Neues Müzesi James Simon Gallery, Carmassi’nin San Michele Borgo yapıları, Giorgio Grassi’nin yapıları. Bana göre bu saydığım yapılar, bahse değer eski ile yeni arasında kuvvetli bir bağ kurmuş ve ileriye dönük referanslar oluşturmuş yapılar olarak değerlendirilebilir. Daha da sayabileceğim yüzlerce örnek var ancak yer darlığı yüzünden hepsini sayamıyorum,” demişti.

*Alpaslan Ataman, GAD Foundation bünyesinde “Mimaride Cetvel Düzeni” isimli kitabının hazırlıklarını tamamlamıştı. Kitaplarının basımı ile güncel bilgiler kendilerinden temin edilebilir.

Not: Hatırasına hürmete kaleme aldığım bu yazı son on yılda kendisi ile yaptığımız söyleşilerden derlemedir.

Yayımlayan

Heval Zeliha Yüksel

Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü 2000 yılı mezunu. 9 yılı yöneticilik olmak üzere, 18 yıl uluslararası taahhüt işleri yapan inşaat firmalarında tam zamanlı çalıştıktan sonra, halen İMÜ İnşaat Yönetimi ve Hukuku alanında yüksek lisans doktora programına devam etmekte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir