ARÇELİK SPONSORLUĞUNDAKİ DÖNGÜLER SERGİSİ ÜZERİNE SEMA TOPALOĞLU İLE SÖYLEŞİ

Bu projeyle ne yapmak istediniz?

Burada benim beklentim mekânda fark yaratabilecek dingin malzeme ve formları kullanarak, sonrasında benim sanatçı tavrım yani duygusal tarafım ile bunları yorumlayarak kullanıcıya daha yeni deneyimler sunmak idi. Yenilikçi bir tavırla deneysel bir sahne hazırlamak gerçekten önemliydi. Bu proje, deneysel mekânlar için dokunası yüzeyler yaratma sürecinde çocukça yeni bir heyecandı.

Her işiniz biricik. Hiç biri diğerine benzemiyor değil mi?

Doğrusu biricik (uniq) olması heyecanımdan geliyor; umarım bu heyecanımı ve tutkumu hiç kaybetmem. Eskiden daha fazla oynuyordum. Malzemeye olan hakimiyetimin gittikçe artması ile oyunu biraz azaltarak dinginleşmeye yöneldim. Son 4 yıldır biraz kendimi çekme sebebim de bu aslında. Sonra bu yılın sonunda sadeleşerek bütün biriktirdiklerimi, bütün öğrendiklerimi başka bir kültüre taşıma çabası içine girdim.

Çağdaş Sanat Fuarı’nın tasarım bölümü için üzerinde çalıştığınız projeyi konuşmak üzere bir araya geldik ama sizi tanımayanlar için biraz Sema Topaloğlu’ndan bahsedebilir miyiz? Kaç senedir stüdyonuz var?

Peyzaj mimarlığı, başka bir boyut ve ölçekle bakmama izin verirken üzerine mekândan objeye bakmak, gerçekten enteresan bir serüveni doğurdu. Kısacası şu anda çağdaş mekânlara ve onu oluşturan tüm diğer elemanlara konsantrasyonumu netleştirdi. Türkiye’ye geldikten sonra önce Gökhan Avcıoğlu ve Boran Ekinci’nin yanında çalışarak başladım. Onların stüdyolarında birer yıl kendimi geliştirdim.  Bir projenin işe nasıl dönüştüğünü ve müşteri ile mimar ilişkisini gördüm. Arif Suyabatmaz beni mekân tasarımı konusunda cesaret verici sözleri ile yüreklendirdi. Yaptığımın ayrıcalıklı olduğunu söylerdi. Benim malzemeyle olan ilişkimde bir korkusuzluk var aslında bu beni farklı kılan belki de. Bu birer yıllık çömez dönemden onraTürkiye’deki deneyimimi geliştirdim. Önce Arnavutköy’deki evimi ofis yaptım. Gerisi geldi. Özetle benim odağım çağdaş mekânlar ve mekânı oluşturan objeler ve tüm mobilyalar.

Türkiye’den önce neredeydiniz?

Karadenizliyim, ama Ankara’da peyzaj mimarlığını okuduktan sonra bir süre Belçika’da kaldım. Özel okullarda ve atölyelerde çalışarak ve yaşayarak eğitim sürecimi tamamladım. Türkiye’deki tecrübelerimi Beyoğlu’nda ilk dönüşüm projelerine küçük de olsa yön veren, tasarlayan ve çalışan bir vizyoner tasarımcı olarak edinmeye başladım.

Ofisimi açtım, 20 yıla yakın süredir kendi ofisimde çalışıyorum. Beyoğlu’ndan sonra Haliç’in dinginliğine ve oradaki üretim sürecine dahil olmak için taşındım. Geçen sene Karaköy’de bir galeri açtım. Belki biliyorsunuzdur şu anda kapalı ama orası her zaman için, her yeni deneyimimi, birikimlerimi; şehirdeki kullanıcı ve gençlerle paylaştığım, bir nevi interaktif olarak kullandığım önemli bir nokta. Tabii ki tasarımcılara örnek olmak yegâne amaçlardan biri. Aslına bakarsanız sanatçı kabul ediliyorum çünkü heyecanlarımı paylaşmak ve göstermek ve bunları davetle sunmak çok hoşuma gidiyor. Bu yüzyılda ben bir tek yol biliyorum; paylaşmak.  Ama henüz istediğim oranda paylaşamıyorum.  Çünkü arınma süreci yaşıyorum hem kişisel olarak hem de tasarımcı olarak.

Sizi farklı kılan da sadeliğin içindeki aykırılık …

O ihtişamımı yok etmedim tabi çünkü fantastik objelerle fantastik formlar tasarımımı farklı kılıyor. Şimdi duruşa, ifadeye bakıyorum bir yandan da; yani malzemenin ve formun bugünün sosyoekonomik değerlerinin nasıl değiştiğini izlemek, beni büyütüyor, çoğaltıyor. Daha da aykırılaşmaya hazırlanıyorum.

Peki, siz bunları ürettirecek atölyeleri nasıl buluyorsunuz?

Benimle eskiden beri çalışanlar var. 15-20 yıldır çalıştığım ustalar var, aslında pirinç ustası ama ben ona başka şey de yaptırıyorum.  Eski şoförümü demirci yaptım. Aslında yaptığınız her iş başka kapılar açıyor. Eskiden benimle çalışan gençler geri geliyor, şu anda böyle bir yapılanma var diyebilirim. Şimdiye kadar camla işimiz olmamıştı ama şimdi cam atölyesindeyiz sizinle; camcı da olduk yani her şey olunuyor malzeme ile haşır neşir olunca.

Peki, Contemporary İstanbul ekibi size nasıl ulaştı?

CI Design direktörü Susan Mcmurrain çok değerli bir tasarımcı ve vizyonu olan biridir. Beni yıllardır takip ederdi. Tüm dünyaya hakim bir kadındır, Haliç’teki stüdyoma da ilk gelenlerdendir.  Benim yolumu, kim olduğumu kritik edebiliyordu ve çağdaş olduğumu düşünüyordu. Teklif ondan geldi. Ben maddi hiçbir kaygıya sadık kalmadan yıllardır deneysel çalışıyorum ve Susan da yaratmaya çalıştıklarımın çok farkında. “Contemporary” yani adı üstünde çağdaş iş yapan, malzemeyle formla bu samimi ilişkiye giren ya da böyle bir çalışma ortamı olan birini istemiş olabilir. İkinci elde bir değer yaratabilecek bir ürün ortaya çıkarmak lazım ya da bir imza atabilmek, girdiğiniz bir mekâna “bu Sema’nın” dedirtebilmek lazım.

Başka hangi projeler ile ilgilisiniz bu ara?

Doğan ailesine çok iş yapıyorum. Onlar benim destekçilerim. Maça Kızı da enteresan işler yaptırdı bana; obje tasarımına ilk Maça Kızı ile başladım. Hürriyet gazetesinin lobisi bence Türkiye’deki çağdaş mekân tasarımının iyi örneklerinden biri oldu. Gerçekte yetenek ve başarılarımın mekânda olduğunu söylemek gerekir. Ancak bu mekânların ortaya koyduğu yasam tarzı ve stiller, tasarım güçleri Türk kullanıcısı için taşınması hiç de kolay gözükmüyor. Aslında bu tanışıklık sevgiyi ve korkusuzluğu getirecektir beraberinde. Bugüne kadar ancak korkusuz ve farkın peşinde olan insanlar benimle çalıştı. Yatırımcıların ise benimle ilişkiye girmemiş olması, çoğunlukla paranın gücüne aşık olmasıyla da bilinenlerin, güvenli sığ sularını tercih etmeleri olabilir belki. Bu ise beni çok kısıtlayan bir durum. Türk yatırımcısının ve kullanıcısının sizden ne kadar neyi isteyeceğini -siz kendinizi ne kadar ifade ederseniz edin- bilememesi, kendi ile olan problemi bence. Kendine güvenmiyor belki. Çünkü o güne kadar biriktirdikleri ve deneyledikleri ile sizin sunduklarınız çakışmıyor. Bu nedenle sizi sürpriz bir kutu olarak algılıyor, aslında ‘evet’ sürprizim. Ama bu sürprizi besleyen başka dengeler de var. Belki ben de kendimi anlatmakta yeterli olamadım. O yüzden son zamanlarda biraz geriye çekildim. Dünyada benim yaptığım iş art&design olarak öne çıktı. Çağdaş galeriler var dünyada, sanatçı mimarların olduğu. Ben mesela o galerilerle çalışmaya başladım.  Bu yerlerin web sitelerinde sanatçı mimar (artist architect) yazıyor. Mesela bana Milano’da sanatçı tasarımcı (artist designer) diyorlar. Ben kimim derseniz “sanatçı tasarımcı”yım. Aslında ben objeyle tanınmaya ve vizyonumu yaymaya çalışıyorum belki ama tek ilgi alanım mekân; ben mekânda çok iyi konsept yaratabiliyorum. Markalara bunu yapabiliyorum. Aslında sorgulamak lazım, bu coğrafyada olup da bu sentezi ve bu kültürü diğer coğrafyalara taşımak ne kadar değerli olur…  Yıllar sonrası sahip olduğum bu multidisipliner yaklaşımın, zanaatkarlara ulaşımın ve en az beş katı farklı maliyetlerle çalışabilirliğin, Londra, New York gibi tasarımın merkezini oluşturan büyük metropollerde ne büyük değer olacağını düşünmek lazım.

Peki, zanaatkarlık ne durumda şimdi Türkiye’de? Avrupa ile kıyas yapıldığında hem beceri yüksek hem kısa zamanda hem de ekonomik kalıyordu. Ne değişti?

Türkiye de değişti; sabırlar tükendi, mutsuzluklar, günlük hayattaki zorluklar, emelleri hevesleri kırdı. Çoğu zaman kişisel çabalarım ile yürüyor işler. Elbette gönül vermeden de olmuyor. Buradaki değerler gerçekti, ben hala kullanılabilir buluyorum. Ama ne yazık ki son bitişleri hala yapamıyoruz.

Bir de Arçelik sponsorluğunda geri dönüşüm esaslı bir iş üretiyorsunuz. Bundan da biraz bahseder misiniz?

Bu işte multidisiplinlerle çalışıyor olabilmek bu projeden çok keyif almamı sağladı. Gerçek anlamda endüstriyel tasarımın çok tipik bir parçası olan 8-9 adet çamaşır kazanı ile çalışıyorum. Bu endüstriyel kabuğun üstüne, benim aşık olduğum ve oynamayı da çok sevdiğim bir malzeme olan camı sararak son derece kişisel bir bakış açısıyla, yeni katmanlar yaratarak çağdaş tasarım objesi ortaya çıkarmayı amaçladım. Tabi ki kazanın içinde sızan ışığı kırılarak izleyiciye yansıması da bu oyunun başka bir parçasıydı.

Nasıl bir aydınlatma olacak?

Geri dönüşüm ile malzemenin, hafızalarda yarattığı izden çıkarak bugün günlük hayatın içinde aydınlatma olarak yerini alması işin heyecanlı bir kısmı. Aslında ışığın LED mi floresan gibi bir aydınlatma mı olması deneysel olarak alınacak kararlardan. Önce kabuğu camla sarıp, ışığın nasıl yayılacağını göreceğiz. 2,5 – 3 metre civarında toplam boyut ve izleyicinin göz hizasına asılacak.

Eski çamaşır makine parçalarını kullanıyorsunuz yani?

Evet, eski çamaşır makinesinin var olan parçalarını zaman zaman ana eleman, zaman zamansa bağlantı elemanı olarak kullanıp, günün tasarım anlayışı içinde dönüştürüyoruz. Fırınların içindeki rezistansların oluşturduğu formlarsa, bir yaşam alanında bir gümüşlük dolabı olarak yerini alabilir.

Peki, “çağdaş”tan anlamamız gereken nedir sizce?

Yetiştiğiniz ve bulunduğunuz coğrafyanın, kültürün, köklerin değerlerini ve imkanlarını özümseyip, dünya için ve onun norm ve formlarına taşıyarak entegre etmek özetle bir daha bakmak diyebiliriz. Çağdaşlık benim için var olanı iyi kullanmaktır, izlerden korkmamak, samimi olmak, akılcı ve yenilikçi davranmaktır. Multidispliner çalışmak çağdaşlığı getirir.

Yeni ile eski arasındaki ilişki nasıl oluyor? Çağdaşlık modernlikle karıştırılıyor mu?

Aslında hiç eskiyle ilişkim olmuyor. Eskiyi bilip anlamlandırıyorum. Ben ize bakıyorum. Modernlik başka bir şey oysa çağdaşlığın içinde sentez var; çağdaşlıkta geri dönüşüm var izlemek var; duyular var…

Peki, Çağdaş Sanat Fuarında işiniz asıldığında nasıl bir duygu vermesini istiyorsunuz?

Önce biraz duraksatmak o noktada durdurmak biraz da gülümsetmek; kısacası bildiğimiz samimiyet hissini versin istiyorum. Her gün herkesin kullandığı bu kazanı, geri dönüşüm malzemesinin ana çekirdeği oluşturduğu bu işi, aslında hep hafızalarda olan formlarla bildikleri bir formun katmanlarla onlara tekrar sunmak… Orada bir sürpriz paket var, açtığınızda mutlu oluyorsunuz onun gibi… Başka bir şey beklenemez çok hızlı tüketim var orada. Amaç burada hafızada iz bırakmak aslında anımsatmak ve hafızadaki izi gülümseterek yapmak yani o ertesi gün “fuara gittin mi, çok hoş bir şey var git gör bak” diye arkadaşına söylemesini sağlamak.

Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

Yayımlayan