MÜZE MİMARİSİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ VE GÖRÜŞLER

Türkiye’de Özel Müzeler

Türkiye’de sanat yapılarının nasıl tasarlandığına dair bir dosya konusu yayınlamıştık geçtiğimiz aylarda. Nevzat Sayın, sanat merkezlerinin kentin belli bölgelerini dönüştürmek için öncü kuvvet görevi üstlendiklerinin söylenebileceğinden bahsederken yapının öne çıkmasını uygun bulmadığını söylüyordu. Bu önemli noktayı çok ses getiren Salt Beyoğlu ve Salt Galata’ların mimarı Han Tümertekin ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide; kendisi şehir ile ilişkinin öneminden ve yapının konteksinden ayrı değerlendirilemeyeceğinden bahsetmiş yakında açılacak olan özerk bir yapı olarak Koç Çağdaş Sanatlar Müzesi için davetli yarışma sonucunda tasarladığı konsept projesi seçilmemiş bile olsa sürece dair verdiği bilgilerde şehir ile kurulması gereken güçlü bağı anlatmıştı. Avrupa’da ve Türkiye’de yaptığı başarılı mimarlıklar ile tanıdığımız Selçuk Avcı konuyu daha geniş perspektiften değerlendirip daha çok Avrupa’dan verdiği örnekler ile anlatmıştı. Sergi tasarımcısı Sanja Jurca Avcı ile sorularımıza verdiği cevaplarda İstanbul ve aynı zamanda dünya geneline işaret ederek, yalnızca uluslararası ölçekte bir sanat mekânı yaratan değil aynı zamanda şehrin daha geniş çevrelerine de odaklanan Pompidou Merkezi’ne benzer bir sanat merkezine ihtiyaç duyduğunu söylemişlerdi. Cem Sorguç da değişen dünyanın iyi okuması gerektiğinden fragman gibi yaşanan hayatın sanata da sirayet edeceğinden ve bunun sanat mekânına da kaçınılmaz olarak yansıyacağını anlatmıştı. Nevzat Sayın sanat mekânlarının sanat eserlerinin rolünü çalmaması gerekteğini söylerken Cem Sorguç yerine göre bazısının baskın olabileceğini Zaha Hadid, Herzoug&deMeuron, Renzo Piano ve Sanaa’nın yaptığı örnekler üzerinden anlatmış, eser ve yapı arasındaki gerilimde ortada durduğu söylemişti.

Bu ay da özel müzelerin kimler tarafından tasarlandığını araştırdık. Vardığımız sonuca göre; birkaç istisna hariç yerli özel müzelerin genel olarak yerel olmayan tasarımcılar tarafından projelendiriliyor olduğuna dair bir kabul var. Örneğin; Eczacıbaşı Topluluğu’nun kurucusu olduğu İstanbul Modern Sanat Müzesi’nin yeni binası için Renzo Piano ile anlaşıldığı konuşuluyor. Demet Sabancı Çetindoğan ve eşi Cengiz Çetindoğan’ın Sütlüce’de yapacakları konuşulan ama halen detayları ve ne zaman yapılacağı belli olmayan müzesini Zaha Hadid’in tasarlayacağı açıklandı. Suna ve İnan Kıraç Vakfı,  Frank Gehry’ye Tepebaşı’nda yapılmak üzere müze projesi ısmarlamıştı. Gehry çizimleri de yaptı ama proje şimdilik durdu. Vehbi Koç Vakfı’nın,  Çağdaş Sanatlar Müzesi mimari tasarımı Grimshaw Architects tarafından yapıldı. Bir yarışma açıldı, bizim de kendisi ile bu konu üzerine söyleşi yaptığımız Han Tümertekin’in konsept projesi de finale kalmıştı ama iş sonuçta bir yabancı mimari büroya teslim edildi. Erol Tabanca, dünyanın en büyük 250 müteahhit firması arasında olan Polimeks’in sahibi, iyi bir koleksiyoner.  Erol Tabanca’nın doğduğu şehir Eskişehir’de açacağı modern sanat müzesinin tasarımını Japon mimar Kengo Kuma yapacak diye açıklandı. Yani Renzo Piano, Zaha Hadid, Frank Gehry ve Kengo Kuma gibi star isimlere ait star projeler gündemde. Bunların dışında resmi kurum yatırımı olarak Emre Arolat, Resim Heykel Müzesi’nin yeni binasını yapıyor şu günlerde. Alper Derinboğaz ve ekibi de Büyükşehir Belediyesine ait bir müze tasarımını üstlenmiş durumda.  Ankara’daki Erimtan Müzesi de yakın dönemde yine Türk mimarlar tarafından tasarlanan özel müzeler arasında. Bu gibi örnekler de var. Aslında bu konunun bir tematik izleği yok, bir soru veya bir sorun da olmayabilir ama modern sanat müzesi olup, değerli koleksiyonlara sahip, ülkenin önde gelen yatırımlarının yerli tasarımcıya değil de yabancı tasarımcıyla süreci götürdüğüne dair de bir sonuç çıkıyor ortaya. Belki bu trend; ikonik yapı tasarlayan star mimarların dünyanın dikkatini İstanbul’a çekmekle ilgisi olduğu için açıklanabilir, ya da geçmişinde müze kültürü az veya yok denecek kadar az olan bir topluma yapılan dünya standartlarındaki bir müzenin tasarımı ile işletmesinin ithal edilebileceği bir ortamın doğması için yapılıyor olabilir. Ya da başka bir ekonomik bakış açısı da olabilir; geçtiğimiz yıllarda Avrupa ekonomik çöküş haberleri ile sallanırken Avrupalı mimarlar uluslararası iş yapan Türk taahhüt firmalarına sunum yapmaya gelirdi. İlgili ülkenin konsolosluğu aracılığı ile özel günler düzenlenirdi.  O dönem başladı belki de bu furya. Sonra sürdü çünkü Türkiye hep dışarıdan bir potansiyel olarak görülüyor, geçen iki yıl hariç son yıllardaki ivmesi ve inşaatın ekonominin lokomotifi olması sebebiyle özellikle Avrupalı mimari gruplar çok pay almaya çalıştılar bu durumdan. Bu trende sanat yapısı tasarımının biricikliği de eklenmiş olabilir. Konuyu sanat yapıları ile gündemde olan, kıymetli mimarlar ile görüştük. Emre Arolat , Murat Tabanlıoğlu, Nevzat Sayın, Selçuk Avcı, Alper Derinboğaz, Ertuğ Uçar, Cem Sorguç ve Korhan Gümüş bizlerle bu konu bağlamında kıymetli görüşlerini paylaştılar:

ALPER DERİNBOĞAZ

Müzeleri yerel veya yabancı mimarların yapıp yapmadığı konusu iyi müzeler ortaya koymak için ne kadar önemli bilemiyorum. Ancak bu eğilimin kaynağında Bilbao örneğinin olduğunu düşünüyorum. Çünkü müze ve mimari konuşulurken konu mutlaka “Bilbao Etkisi”ne geliyor. Bu etki kısaca bir kentin, yeni müzesinin açılışıyla nasıl dönüştüğünün hikayesidir. Kültür kurumları, kentler ve mimarlar tarafından ilham verici bulunan bu durum dünya üzerinde yüzlerce müzenin bu beklentilerle inşa edilmesine sebep oldu, halen de oluyor.

Bilbao Etkisi’ni deşifre etmek için ona yakından baktığımızda ‘star’ bir mimara ‘star bir müze’ siparişi verilmesinden daha derinlikli bir arka plan görürüz. Bilbao’nun müzeden önce kültüre ve sanata açık bir kent olduğu dönemde kendi sözünü söylemeye kararlı bir mimarın bir araya geldiği özel bir karşılaşmadan söz ediyoruz.

Bu koşulların kolaylıkla bir araya gelmesini bekleyemeyiz. Çin’deki yüzlerce boş müzeyle ile ilgili eleştirmenlerin yazdığı gibi “Kültürü satın alamazsınız!” Son yıllarda bu ve benzeri eleştirileri Çin’deki başarısız örnekler için defalarca okuduk. Biliyoruz ki Avrupa’daki benzerlerinden daha büyüklerini daha ünlü isimlere daha kısa sürede yaptırdılar. Ancak şu an birçoğu boşlar. Bu “majestik” müzelerin yapı kalitesi, hızla hayata geçmeleri, bütünlük, özgünlük gibi konularda sıkça eleştirildi. Bu eleştirilerin haklı olduğunu düşünüyorum. Dahası müzeler için içinde bulunduğumuz çağda özgünlüklerinin, konsantrasyonlarının ve deneyselliklerinin her şeyden önemli olmaya başladığını düşünüyorum. Çünkü müze varoluş sebebiyle çelişkili bir tipoloji. En önemli özelliği tekilliği veya tekillikleri bir araya getirmek olan bu tipolojiden şu an dünyada 55.000 adet var. Ve her gün bir yenisi açılmaya devam ediyor. Bu anlamda iyi diye kabul ettiğimiz müzeler ise star mimarlardan çok özgüllüklerinden besleniyorlar diye düşünüyorum. Örneğin Londra’da Joan Soane’nin Müze Evi, Masumiyet Müzesi, Norveç’te üç kulübeden oluşan Fjord de Luxe sevdiğim örneklerden.

Bu özgüllük de müzenin vizyonu, konusu ve mimarisinin bütünlüğünden geldiğine inanıyorum. Yeri geliyor sergilenen envanterin üzerinde bir tane bile bilgi etiketi olmayan küçük bir ev dünyanın en önemli müzeleri arasına girebiliyor. İçinde deneyselliği de bulunduran bu örnekler çok önemli şeyler anlatıyor bize. Müzeler aynı zamanda toplum için nefes alma yeridir. Zaman geçirmek, iletişim kurmak, karşılaşmalar yaratmak, düşünmek ve merak ettirmek belki en önemli fonksiyonlarıdır. Pompediu’nun, Baudrillard’ın taktığı isimle “Beaubourg (A Culture Machine)”, ilk açıldığı günlerde onca tartışma yaratması deneyselliğinden kaynaklanıyordu. Ama tarihi çevrede güncel olanla bir araya gelişi, yarattığı çarpışma hala binlerce Parisli’ye ilham veriyor, her sabah meydanı müzisyenlerle, her yaştan ziyaretçiyle dolup taşıyor; bir arada olmanın ve kent hayatının getirdiği karşılaşmaların tadını çıkartıyorlar. Bu anlamda Pompediu’nun meydanı belki de müzenin en önemli yeri.

Bunların yanı sıra müzeyi deneyimlemeye hevesli toplulukların oluşturulması gelecek müzelerin en büyük problemi olacak diye düşünüyorum. Günümüzde, bu kadar çok ve çeşitli iletişim aracının olduğu bir dünyada, müze bir kurum olarak her zaman olması gerektiğinden daha da katılımcı olmalı. Bugüne dikkatli bakarsak bütün “online” platformlar, sosyal medya aslında insanın kendi var olma arayışını konu alıyor. Aslına bakarsanız bütün bu mecralar insanlara kendi dijital personasını üretmenin farklı yollarını sunuyor. İnsanlık da buna o kadar çok ihtiyaç duyuyormuş ki her gün saatlerini çekinmeden bu mecralara teslim edebiliyor. Bu ifade çabası eleştirilebilir. Ancak diğer taraftan insanların kendini tanımlama, belki varoluş sebebini şekillendirme  ihtiyaçları olarak görebiliriz. Bireylerin bu ihtiyaçları söz konusuyken müzelerin bireyleri katılımcı olarak merkeze koymadığı bir kurgu düşünülemez. Belki “Yerel Mimar” konusunu tam da bu anlamda değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Yani söz konusu mimar “yerel mimar” olmak zorunda değil ama bu coğrafyanın ayrıntılarını anlamaya istekli tasarımcılar olmalı. Toplumun kendini nasıl ifade etmeye ihtiyacı olduğunu, neye alıştığını değil de neyin yokluğunu yaşadığını iyi tespit edebilecek bir mimari tutum gerektirecektir. Bunu yapmak için de detayları görebilecek uluslararası mimarları yerel koşullarda çalıştırmak ne kadar motive edici olur bunu düşünmek gerekir. Mimarları veya kurumları yerel yapan adresleri değil tutumlarıdır. Diğer taraftan bahsi geçen değerli mimarlardan birine “bir müze” yaptırmak değil de, en nitelikli işini yaptırmak için elverişli zemin hazırlayabildiğinizde o müze literatürde bir yer edinecektir. Yerel veya uluslararası bir mimar olma tartışmasının ötesinde bir kentli olarak ben de bundan mutluluk duyarım.

CEM SORGUÇ

Herhangi bir  “yer”in neden tebaasında tasarlanması, yapılması gerektiğine dair bir hassasiyet geliştirmekteyiz? Müzeler bir kültür yapısıdır ve illa o kültürün içerisinden üretilmeleri gerekmez. İspanyol olmayan Frank Gehry Bilbao’da, Alman olmayan Daniel Libeskind Berlin’de, James Stirling Stuttgart’ta, Fransız olmayan Renzo Piano ve Richard Rogers Paris’te, Amerikalı olmayan Sanaa ikilisi Newyork’ta, Finli olmayan Steven Holl Helsinki’de… diye liste uzar gider ki muhtemelen “modern” mimarlık tarihi içerisinde adı anılası müze ve benzeri yapıların ait olduğu ulus dahilinde kotarılmış olanları eser miktarda kalabilir. Bu işin bir yönü.

Rönesans ile başlayan koleksiyonculuğun ve/veya müzeleşme hareketinin 18. yüzyıldan itibaren ulus devletlerin gelişimi ile modern müzelere evirilmesi koşutluk içeriyor. Müzeciliğin menşeine atfen Roma’ya, antikite mitolojisine bakış atarak yerli formüllerle, tasarımcılarla kurgulanan müzelerin, modern üslubun artık uluslararası üslup haline gelmesi ve bilhassa modern sonrası dönemde oraya ait bir mimar ile ortaya konmasından bahsedemeyiz ki bunda da bir tuhaflık yok. Üstelik bu müze ile de sınırlanamaz.

Bizim için konu ve üzücü olan bu tür çabalarda yerli mimarı hepten görmezden gelmek. Bir takım gelişmelerde karma davetlerle işin içinden çıkılmaya çalışıldı. Lakin sonuç değerlendirmeler de önem taşıyor çünkü olan “bir de buradan” deyip dostlar alışverişte görsün savuşturması ya da niyetiniz belli ise vicdan sarması.

Batı sanatı Fatih’in Lorenzo di Medici ile ahbaplığından beri bu toprakların gündeminde. İlk müzemiz sayılabilecek Aya İrini’deki Müze-i Hümayun’nun ilk müdürü bir İrlandalı devralan bir Alman. Fransız Gerome Dolmabahçe koleksiyonunun kurulmasına yardımcı oluyor. Sanat izleği, dinamiği geldiği yöne odaklı, zarf mazruf ile tanımlı. Günümüzde müze içeriği sirküle olan, olması istenen, göz önünde bulunan, lafı edilen, adı anılan bir halde ise kıymetlenir. Tasarımcısı/mimarı da güncel/popüler dünya içerisinde belki de müzenin gerekçesinin de üstünde bir sıfatla yer bulabilir. Özel müze girişimcisi de tereddütsüz bu noktaya kanalize olabilir ki genelde yaşadığımız bu. Kısaca projenin kendisinden önce ismin süksesinde karar kılmak. Neticede modern/çağdaş bir müzeniz varsa dünyadaki örnekleri ile koleksiyon anlamında nasıl baş edebilirsiniz ki? Ama en azından mimarı ile şanı yürüme ihtimali vardır, ihtimali. İşin bir de kapalı tarafı var ki o da kimi aracı, niyet yüklenici aktörler. Olası ihtimaller veya duyumlar üzerinden ortaya çıkan müze ve benzeri girişimler zaten belirli tariflere teşne olan projelerin dümenini tümden yönlendiriyor.

EMRE AROLAT

Her şeyden önce, bugünlerde gündemde olan bazı özel müze yapılarının neden Türkiyeli mimarlar tarafından tasarlanmıyor olduğunu sorunlaştırmayı pek de anlamlı bulmadığımı ve milliyet meselesi üzerinden temellenen bu tür tartışma alanlarının verimliliği hakkında ciddi kuşkularımın olduğunu vurgulamalıyım. Yine de gündeme getirilen yeni yapılar hakkındaki görüşlerimi kısaca aktarayım.

Müze mimarlığı neredeyse hiçbir dönemde Türkiye’deki mimarlık alanının başat aktörlerinden birisi olmadı. Bu tür yapıların sıklıkla inşa edilmediği bir coğrafyada bu durum pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Öte yandan, sayıları hayli kısıtlı olmasına karşın, son dönemde bu çerçevede bazı yeni girişimlerden söz etmek mümkün. Aklıma gelen ilk örneklerden Ankara’daki Rahmi Koç ve Erimtan Müzeleri ya da İstanbul’daki Sabancı ve Pera Müzeleri gibi bazı özel yapıların Türkiyeli Mimarlar tarafından tasarlandığını da unutmamak lazım. Yani şu ‘yabancı mimar’ meselesi öyle pek de yerleşik bir yönelimi ifade etmiyor esasen bu alanda. Dolayısıyla bu tartışmayı üzerindeki milliyet ve mensubiyet yüklerinden arındırmak ve daha ziyade bir nitelik meselesi olarak değerlendirmek çok daha açıcı olacaktır.

Burada konu edilen bazı projelerin mimarlarının belirlenme süreçlerini irdelemek bu konuda daha sağlıklı bir çıkarıma ulaşmamızı sağlayabilir. Söz gelimi şu anda Dolapdere’de yapımı süren Koç Müzesi için sınırlı bir yarışma açıldığını ve Türkiyeli mimarlardan da proje istendiğini biliyoruz. Sürecin bire bir içinde olmadığım için seçim ölçütleri ve değerlendirme aşamaları hakkında derinlikli bir bilgim yok, ancak en azından bu anlamda ‘yerliler’e de seçilme şansının tanınmış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Kıraç Vakfı’nın yılan hikayesine dönen Beyoğlu’ndaki müzesi ise bir Frank Gehry tasarımıydı. Kuşkusuz İstanbul’un o noktasında bir tür Bilbao etkisine ne denli ihtiyaç duyulup duyulmadığı ya da o yapının içinde bulunduğu bağlamla kurduğu ilişkinin niteliği her daim tartışmaya ve sorgulamaya açık konular. Ancak bunun Gehry’nin Türkiyeli olup olmamasıyla hiç alakası yok. Nice ‘yerli’nin nice ‘yersiz’ yapısı durup duruyor tüm cesameti ve niteliksizliğiyle oralarda yıllardır.

Söz konusu yapıların hazırlık aşamalarında içinde bire bir bulunduğum iki projeden biri, Çetindoğan ailesinin Haliç’te yapmak istediği müze idi. O dönemde aynı ailenin yatırımcısı olduğu Maçka’daki St. Regis Oteli’ni tasarlıyorduk. Cengiz Çetindoğan bir görüşmemizde müze projesinden ve bu konuda yaşamakta olduğu kararsızlıktan söz etti. Bir yandan benimle çalışmaktan memnun olduğunu, sözü edilen müzeyi de EAA ile yapmak istediğini, ancak diğer yandan da Zaha Hadid gibi bir dünya starıyla çalışma fikrinin aklını kurcaladığını belirtti. Doğrusu bu konudaki açık sözlülüğü hoşuma gitmişti. Zaman zaman aklına esip arıyor, bu konuda uzun uzun konuşup en sonunda yine kararsız kaldığını söyleyerek sözü bitiriyordu. Kararsızlığı haftalar boyu sürdü. Bir gün yine cep telefonumdan aradı. TEM yolunda otomobil kullanıyordum o sırada. Artık karar vermek istediğini söyleyerek bana sen olsan ne yapardın diye sordu. Arabayı uygun bir yere çekerek durdum. Eğer isterse ona içinde bulunduğu bağlamla ilişkisi kuvvetli ve çok nitelikli bir müze tasarlayabileceğimi, ancak mesele dünya çapında tanınırlık ve bunun inşa edilecek yapıya getireceği avantaj üzerinden değerlendirilecekse benim Zaha Hadid’le boy ölçüşmemin söz konusu olamayacağını söyledim. Bu konuda daha da fazla söyleyecek bir sözümün kalmadığını ekledim. Sonrası malum. Zaha Hadid bir proje hazırladı. Şimdi ne oluyor, ne yapılıyor bilmiyorum.

En azından bir bölümünde içinde bulunduğum bir başka süreçse İstanbul Modern’le ilgili olandı. Birkaç yıl önce Oya ve Bülent Eczacıbaşı ile bugünkü yapı yerine yapılacak yeni müze binası hakkında görüştük. Antrepo 5’i Resim ve Heykel Müzesi’ne dönüştürmek amacıyla hazırladığımız projeyi beğenmişlerdi. İstanbul Modern için bu yapıyla uyumlu ama yepyeni bir yapının tasarlanmasını düşünüyorlardı. Bilen bilir, Eczacıbaşı çifti bir mimar için bu dünyada iş yapabileceği en rafine ve aynı zamanda en zarif yatırımcı tipini temsil eder. Buna karşın bu projeyi benim yapmamın çok da doğru olmayacağını söyledim onlara. İstanbul Modern’in o güne dek bir başka mimarlık bürosuyla anılmış ve bir anlamda özdeşleşmiş olduğunu, bu bağlamda bizim bu aşamada ‘araya girmiş’ olmamızın benim mesleki etik çerçevemin dışında kalacağını izah ettim dilim döndüğünce. Yaşadığım pek çok olay nedeniyle bunun tam aksi bir durumda o büronun sahiplerinin aynı hassasiyeti göstermeyeceklerinden adım gibi eminim. Ama ben bugün aynı durum olsa yine aynı şekilde davranırım. Eczacıbaşılar’la karşılıklı teşekkür ve iyi dileklerle ayrıldık neticede. Sonra bir sürü yeni gelişme oldu. Neticede İstanbul Modern, Galataport projesine entegre edildi. Şimdi yeni binanın Renzo Piano tarafından tasarlandığını duyuyoruz.

Bir başka rafinman ve zerafet örneği, Erol Tabanca da Eskişehir’deki müzesi için Kengo Kuma’yı bulmuş getirmiş. Ben projeyi görmedim. Ancak Kuma’dan niteliksiz bir ürün çıkmayacağı fikrindeyim. İyi ki böyle iyi bir mimarla çalışıyor diye düşünmüştüm bu projenin haberini ilk defa gazetede gördüğümde.

Frank Gehry, Zaha Hadid, Renzo Piano ve Kengo Kuma. Daha ne olsun. Mahşerin dört atlısı desem başım ağrımaz. Şimdi bırakalım bu ‘yerli ve milli’ mavrasını da, ne yapacaklarına bakalım merakla. Derinlemesine inceleyelim hatta bu yapıları. Anlamak için uğraşalım. Öğrenelim. Yeri geldiğinde de eleştirelim. Şöyledir, böyledir diyelim. Ama kolaya kaçıp açılıştan dudak bükmeyelim hemen. Dahası, iyi mimarlığa, nitelikli tasarım alanına yatırım yaptıkları ve bir şekilde bu gruplarla çalışmayı tercih ettikleri için kutlayalım bütün inisiyatörleri.

Sonra da dönüp kendimize bir bakalım…

ERTUĞ UÇAR

Dünyanın her yerinde kurumlar müze tasarımı için mimar seçiyorlar. Bu noktada milliyetin önemli olmadığını düşünüyorum. Bu, İspanya’da veya Japonya’da farklı değildir. Bir farktan bahsedeceksek bu ancak Türkiye’de çok az müzenin hayata geçiriliyor olması olabilir. Dolayısıyla Türkiye’de müze konusundaki tecrübe ne işveren (işletme) tarafında ne mimar tarafında oluşmuş. Uluslararası ekiplerin seçilmesindeki bir sebep de şu: İşveren daha önce uluslararası arenada proje gerçekleştirmiş tasarım ekipleriyle çalışmayı brief verme, işletme vs tarafında kendi tecrübe açığını kapayacak yollardan biri olarak görüyor. Bir nevi tecrübe ithal ediyor.

Nihayetinde bunları doğal görüyorum. Ben önemli olanın “kim hangi yabancı mimara proje yaptırıyor” sorusu değil, “sonunda iyi bir müze elde ediyor muyuz” sorusu olduğunu düşünürüm. İyi bir müze çıksın ortaya, düzgün işletilsin, kimin yaptığı ikincil bir mesele benim açımdan.

KORHAN GÜMÜŞ

  • İstanbul Modern için Renzo Piano adı konuşuluyor. Herhangi bir yarışma açılmadı diye biliyorum.

Yarışma açılması şart değil. Atina’daki yarım milyar dolarlık kültürel merkez (Stavros Niarchos Foundation Cultural Center)projesinden sonra İstanbul’un geride kalmaması için çok anlamlı olmuş! Şaka bir yana, bilmiyorum mimarlığın şehir ölçeğinde hiç bir önerisinin olmaması, şehrin en değerli kıyı bölgesinin dönüşümünde özel alana sıkışmış olması Renzo Piano’nun kendi kendisine sorduğu bir soru mudur? Bunun nasıl olacağını, projeyi kimse bilmiyor. Ama günümüzde artık mimarlık öğrencileri bile çok iyi biliyor, bir kamusal alanın dönüşümünde piyasa aktörleri devreye girmeden önce mimarlık faaliyeti başlar. İhaleden sonra mimarlığın devreye girmesi mümkün değildir. Çünkü mimarlık ancak düşüncenin özgür olduğu koşullarda yapılabilir.

  • Demet Sabancı Çetindoğan ve eşi Cengiz Çetindoğan’ın Sütlüce’de yapacakları konuşulan ama halen detayları ve ne zaman yapılacağı vs belli olmayan müzesini Zaha Hadid’in tasarlayacağı açıklanmıştı. 

Belki Patrik Schumacher devam ediyordur. Sermaye gruplarının düştükleri durum gerçekten içler acısı. Bir şey moda olunca hiç düşünmeden star mimarlara gidiyorlar. Oysa Sütlüce çok yakın zamana kadar ve hala şehrin küçük sanayi üretimi merkezlerinden biriydi. Bunun bir tek soylulaştırma biçimindeki dönüşümünde rol almaktan başka akıllarına bir şey gelmemesi tuhaf değil mi? Bence böyle bir girişim yerine Sütlüce’deki o muhteşem küçük sanayi kompleksi yapısını koruyarak, hatta oradaki yerleşik endüstriyi imha etmeden, bir soylulaştırma projesine dönüştürmeden bu işi yapsalardı, bence moda-dışı bir iş yapmış olur ve daha başarılı olabilirlerdi. Ama ne yazık ki filantropların (hayırseverlerin) akıl hocaları da bazen kendileri gibi oluyor. Hatta çoğu zaman kendi paraları olduğu için tıpkı siyasetçiler gibi “ben yaptım” demekten haz alıyorlar.

  • Suna ve İnan Kıraç Vakfı, Frank Gehry’ye Tepebaşı’nda yapılmak üzere müze projesi ısmarlamıştı. Gehry çizimleri vs de yaptı ama proje iptal edildi.

Bu olay kendi başına bir araştırma dosyasının kapsamını doldurabilecek özellikte bir konudur. Neden böyle bir işe kalkışıldı, yönetim bu projeyi nasıl ve ne amaçla destekledi, sonra neden vazgeçildi? Neden vazgeçildi, kim vazgeçti? Bunları bilmek hakkımız değil mi? Şehrin modern belediyesinin 19. yüzyıl ortasında  oluşturduğu ilk kamusal alanda bir projeden söz ediliyor ama sonrası bir muamma… Bunların hepsi filantropik alanın aktörlerinin gücünü ve zaaflarını gösteriyor. Yeterli sermayeye sahipler ama siyasetçilere bağımlılar. Sonuçta şehrin en değerli alanı, ilk kültürel alanı ve meydanı otopark, depo, ofis olarak kullanılıyor ve oraya yerleşen güruh da güya şehri planladığını zannediyor! Anlaşılan “bu şehirde kim planlamadan hiç anlamıyor” diye dünya aleme göstermek için zekice (ve hınzırca) bir test yapmışlar. Kazananlar da orayı ofis yapıp arabalarını da şehrin meydanına park etmişler!

  • Vehbi Koç Vakfı’nın çağdaş sanat müzesinin mimari tasarımı Grimshaw Architects tarafından yapıldı.

Müthiş bir proje değil ama gene de ölçeğin gelişmesi açısından önemli. Burada elbette şunu hatırlamak lazım: Başlangıçta Deniz Kuvvetleri’nin tersaneleri ile başlanmıştı bu işe. Aynı Tepebaşı gibi bunun da üzerinde durmak lazım. Sonra neden vazgeçildi? Neden bu şehirde kültür ve sanat kuruluşları özel alana izole ediliyorlar? Şehrin endüstriyel mirasının bulunduğu eşsiz alanların yalnızca kar odaklı dönüşümüne yol açan, bunda rol oynayan dinamikler neler?

  • Erol Tabanca Polimeks’in sahibi bir koleksiyoner. Polimeks de dünyanın en büyük 250 müteahhit firması arasında. Erol Tabanca doğduğu şehir Eskişehir’de açacağı modern sanat müzesinin tasarımını Japon mimar Kengo Kuma yapacak diye açıklandı.

Eskişehir’in böyle bir eser kazanması sevindirici. Umarım İstanbul’daki projelerin başına gelenler gelmez.

Emre Arolat, Resim Heykel Müzesi’nin yeni binasını yapıyor. Bir de Alper Derinboğaz ve ekibi Belediye için bir müze tasarlıyor. Şu sıralar bir Türk mimarın yaptığı müze binaları bunlar diyebiliriz.  Atladığım bir bilgi de olabilir sizin ekleyeceğiniz bir şeyler var mıdır?

Bir müzeyi yalnızca bina olarak düşünmek bilmiyorum yeterli olabilir mi? Proje yönetimi nasıl oluştu, içinde kimler yer alıyor, nasıl finanse ediliyor bilmiyorum. Bence binadan önce bu muazzam koleksiyonu yorumlayacak, arşivleyecek, yayınlayacak, politikasını belirleyecek, çevresiyle ilişki kuracak çalışmalara öncelik verilmesi gerekirdi. Böyle bir deneyim için İstanbul’da yetişmiş çok sayıda insan var. Ama gene de yerel yanında uluslararası olmalı, bu bilişsel deneyim. Çünkü bir müze ancak kendisini böyle geliştirebilir.

MURAT TABANLIOĞLU

Örneklerle pekiştirilmiş tüm sorularınıza cevap olarak, genel anlayışımı, bunun nasıl biçimlendiğini ve mimari-kültür-kent ilişkisine Türkiye’de nasıl yaklaşıldığına değinebilirim.

Viyana’da okurken, 80’lerde, Hans Hollein öğrenciler olarak bizi Mönchengladbach’ta Abteiberg Müzesine götürdü. Bu avant-garde modern sanat müzesinin koleksiyonunda Marcel Duchamp, Gerhard Richter, Dieter Roth, Andy Warhol, Roy Lichtenstein gibi çok  özel sanatçıların eserleri yer almasına rağmen, baskın mimarisi ile Hollein’in ön planda olmak istediğini farketmiştim.

Yakın dönemde, dünyanın çeşitli coğrafyalarında, farklı tasarımları ve yönetim modelleriyle, birçok yeni müze kuruldu ve müze binası yapıldı.

Pritzker Ödülü’nü alırken ”Bizimki kadar küçük bir işin profesyonel dünya tarafından farkedilmesi bizi gururlandırdı ve bu durum, işlerinde kaliteyi yakalamak için çabalayan genç profesyonellere, reklam yapmadan da farkedilebilecekleri konusunda daha fazla umut vermeli” diyen Peter Zumthor’un, var olan tarihi parçaları yapıya aktararak, tarihin, yaşamın ve mimarlığın sürekliliğine dair güçlü bir tasarım iradesiyle günümüze taşıdığı  Köln’deki Kolumba Müzesi, özenli her ayrıntısıyla, muhtemelen her ziyaretçiyi olduğu gibi, benim de o “an”ın ve yapının içinde hissetmemi  sağlıyor.

Mimarı Ortner & Ortner Baukunst olan MUMOK’u (Viyana Modern Sanat Müzesi) ise kızım henüz küçük yaştayken birlikte ziyaret etmiştik; taş cephesinin, monolitik etkisinin ağırlığından ürkmüş, bir an önce çıkmak istemişti. Yani mimarinin sergilenen eserlerin üzerinde olduğu bir müze binası, en azından işlevi çerçevesinde, ne kadar arzulanır bir “yapı”dır?

Yakın zamanda ziyaret ettiğim, Manhattan’ın 2000’lerin başından bu yana dönüşen bölgesi Meatpacking District’te, Renzo Piano’nun tasarladığı, Whitney Museum of American Art at Gansevoort ise kentle fiziksel bağlantısı giriş kotunda kurduktan sonra yukarı katlarda  yüzünü suya çevirip, şehre ise sırtını dönerek -ki geniş terasları var- görsel ilişkiyi koparıyor sanki.

Bu ve benzeri deneyimlerle, tam da Renzo Piano demişken, ve İstanbul’un ilk ve tek- modern sanat müzesi yakın zamanda yıkılacakken, Istanbul’a geri dönersek -doğal olarak ve İstanbul’da ve bu şehrin grileri, mavileri ve morlarıyla kişilik kazanmış bir  mimar olarak- benim vurgum İstanbul’un binlerce yıllık geçmişine olacak;  katmanlarından, içinden geçtiği her çağda özgün bir kent olarak yeniden doğan İstanbul’un Bilbao’nn Guggenheim’ı gibi bir Frank Gehry efektine ihtiyacı var mı gerçekten?

Biz de farklı coğrafyalarda projeler gerçekleştirdiğimiz için bu soruyu içtenlikle sorabiliyorum, projenin zamanla sınırlanmış koşullarında misafir mimar “yer”i ne kadar içselleştirebilir?

NEVZAT SAYIN

  • Neden özel müzeler için Türk mimarlarla çalışılmıyor?

Böyle bir ön karar var mı bilmiyorum ama hepsine birden bakınca sanki varmış gibi görünüyor… Bu sorunun doğru cevabını işverenler bilebilir; fakat bir tahmin yürütmek mümkün. “Türkiye’de müze var mı ki müze deneyimi olan bir mimar olsun?” diye düşünüyor olabilir işverenler. Deneyim ve uzmanlık tam olarak anlaşılmasa bile her zaman önemli bir konu çifti olarak öne sürülür. Böyle bakınca neden Türkiyeli bir mimarla çalışılmadığı da işverenler açısından anlaşılır olur. Diğer taraftan, müzeler için (de) “ikonik bina” çok önemli bir veri müze yaptıracaklar için. İkonik bina ise ikonik mimarla iyice pekiştirilmiş oluyor olmalı. Bu da işverenler açısından anlaşılır bir durum. Bir süredir Türkiyeli olmayan, “yabancı” sanatçıların işleri galeriler, müzayedeler ve doğrudan yurtdışı alımlarla koleksiyonlara giriyor. Kuşkusuz bu konuda yerli-yabancı gibi tuhaf bir ayrıma gidilmemeli. Elbette pasaporta bakarak mimarlık hizmeti alınmamalı. Ama bu coğrafyada üretilen şeylerin desteklenmesinin de gizli / açık bir programı da olmalı. Biliyoruz ki her konu gibi sanat ve sanatçı da desteklenmeden görünür olamaz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sanatın merkezini Paris’ten New York’a çekmek için Paris’te yeni Amerikan sanatı için müthiş bir sergi yapılıp, Amerika’da üretilen sanat sergilenmiş; yine Amerikalılar tarafından hatırı sayılır paralara satın alınıp; Amerika’ya götürülmüş ve başarılı bir operasyonla dünyanın sanat merkezi New York’a kaydırılmıştı.

Bu ve benzeri operasyonların başarılı olması için devletin, kamu kuruluşlarının, sermaye gruplarının, koleksiyonerlerin, tarihçilerin, eleştirmenlerin ve sanatçıların şu ya da bu şekilde ortak bir projenin içinde olması gerekiyordu ve öyle olmuştu. Oysa imparatorluğun son ve cumhuriyetin ilk dönemleri dışında Türkiye’nin sanat üzerine bir düşüncesi hiç olmadı. Sanat her zaman tekil ya da küçük grupların meselesi olarak kaldı. Dünya kenti denilen İstanbul’da müze yok. Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nde yer alan müze, yenisi yapılmadan Başbakanlık ofisine dönüştürüldü. Eserler depoya kapatıldı ve yeni müze yapısı yılan hikâyesine dönmüş bir şekilde öylece duruyor. Oysa Emre, Sedad Bey’in yapısının ön cephesini koruyup, diğer cephelerini yerin ruhuna uygun müdahalerle değiştirerek iyi bir iş çıkarmıştı. Bu iş nasıl oldu da Emre’ye verildi bilmiyorum; ama Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi mimarla işveren arasındaki ortak payda olabilir. Devletin bu konuda bir görüşü yok ki, bir önerisi olsun. Bu müzenin de içinde olduğu Galataport projesi hiçbir engel tanımadan olanca hızıyla ilerlerken bir müze yapısının bu kadar sürede bitirilememesi olacak şey değil. Belki yanlış bir zamanda başladığı için aksıyor ama yenisi bitirildikten sonra eskisinden çıkılabilirdi. MoMA’nın yeni yapısına taşınma sürecini hatırlamak neleri ihmal ettiğimizi anlamak için iyi bir yol. Galataport bittiğinde bu yapının da inşaat halinde kalmasına razı olmayacakları için bitirilecektir diye umuyorum, tabii son bir hamle ile otel olmaz ve müze olmayı koruyabilir ise…

  • İstanbul Modern için Renzo Piano adı konuşuluyor. Herhangi bir yarışma açılmadı diye biliyorum.

İstanbul Modern için yarışma açılmadı ve Renzo Piano adı geçiyor; ama özel kurumlar da devlet gibi davrandıkları için ayrıntılı bir şey bilmiyoruz. Renzo Piano’nun İstanbul’da bir yapısının olmasını isterim doğrusu ama bu yapıyı daha öncekinin devamlılığında Murat’ın yapmasını daha çok isterdim.

  • Demet Sabancı Çetindoğan ve eşi Cengiz Çetindoğan’ın Sütlüce’de yapacakları konuşulan ama halen detayları ve ne zaman yapılacağı vs belli olmayan müzesini Zaha Hadid’in tasarlayacağı açıklanmıştı. Suna ve İnan Kıraç Vakfı,  Frank Gehry’ye Tepebaşı’nda yapılmak üzere müze projesi ısmarlamıştı. Gehry çizimleri vs de yaptı ama proje iptal edildi.

İkonik bina – ikonik mimar konusu için Sütlüce’de Zaha Hadid binası iyi bir örnek. Cevat Fehmi Başkut’un “Harput’ta Bir Amerikalı” oyunu geliyor aklıma… 1950’ler Türkiyesi’ndeki yabancı hayranlığını tiye alan bir oyundu.

Tepebaşı’nda yapılacağı söylenen Gehry binası da öyle; Ayasofya’nın, Süleymaniye’nin, Topkapı Sarayının olduğu bir şehirde ikonik bina oluşturma çabası sanat konusunda gereksiz bir öne çıkarma gibi görünüyor. Neyi sergileyeceğini bilmeden nerede sergileyeceğini düşünmek gibi tuhaf bir şey bu. Biliyoruz ki MoMA bir apartman dairesinde kurulmuştu.

  • Vehbi Koç Vakfı’nın çağdaş sanat müzesinin mimari tasarımı Grimshaw Architects (İngiltere) tarafından yapıldı.

Bildiğim kadarıyla Koç Vakfı sınırlı bir yarışma açtı ve davet edilenler içinde Han da vardı. Grimshaw kazandı yarışmayı. Bu çok daha iyi bir yöntem. Müze konusunu gündeme taşımak, sanatı ve sanat mekanlarını üzerinde konuşulan bir konu haline getirmek, yerel olanaklarla global olgunlukları karşılaştırmak, bilmediğimiz konuları öğrenmek ve paylaşımcı bir anlayışı rekabetçi bir dünyanın içine sokmak için iyi bir fırsat.

  • Erol Tabanca Polimeks’in sahibi bir koleksiyoner. Polimeks de dünyanın en büyük 250 müteahhit firması arasında. Erol Tabanca doğduğu şehir Eskişehir’de açacağı modern sanat müzesinin tasarımını Japon mimar Kengo Kuma yapacak diye açıklandı.


Evet, Kengo Kuma yapıyormuş Eskişehir’deki müzeyi. Eskişehir gibi aydınlık, umut veren  bir şehir için bu girişim kutlanacak bir şey. Erol Bey’in sanat için önemli desteklerinden biri de bu olacak. Kengo Kuma da önemli bir mimar ama yukarıda belirttiklerim bu konuda da geçerli. Bu yapı hakkında sadece bir-iki perspektif gördüm ve Odun Pazarı’nda müze yapınca odundan yapmak şart mıydı, gibi bir soru geçti aklımdan.

  • Emre Arolat, Resim Heykel Müzesi’nin yeni binasını yapıyor. Bir de Alper Derinboğaz ve ekibi Belediye için bir müze tasarlıyor. Şu sıralar bir Türk mimarın yaptığı müze binaları bunlar diyebiliriz. Sizin müze deneyiminiz oldu mu?

Bu arada Santralistanbul yerleşkesinde Emre’yle birlikte tasarlayıp, inşa ettiğimiz Çağdaş Sanat Merkezi’nden söz etmezsem olmaz. İkisi de yıkılmış, birinin çok küçük bir kalıntısı, diğerinin sadece temel izleri kalmış iki eski kazan dairesinin ölçüleri içinde kalarak yapılan birleşik bir yapıydı. Müze adını taşımasını sağlayacak bir koleksiyon olmadığı için müze değil; merkez olması gerektiğini ve bir olasılıklar mekânı olarak kullanılması gerektiğini düşünmüş ve bu düşünceyle yapmıştık. Herkesin dilinde müze olsa ve 2010 yılında The Chicago Atheneum’un The International Architecture ödülünü “Santralistanbul Museum of Contemporary Arts” adıyla almış olsa da, müze değil; merkezdi. Açılır açılmaz Perihan Mağden ve Vasıf Kortun’dan yemediğimiz laf kalmadıysa bile ilk hamlesi çok iyiydi. “Modern ve Ötesi” önemli bir sergiydi. “1910-2010 İstanbul” ve Yüksel Arslan sergileri de öyle. Ama yürümedi ne yazık ki. Yeni sahiplerinin gündeminde sanat olmadığı için istemeye istemeye -geçici olarak- eğitim yapısına dönüştürdük. Umarım bir gün yine çağdaş sanatlar merkezi olarak kullanılır.

SELÇUK AVCI

Uzun yıllar boyunca İngiltere’de bulunan ofisimizde İngiliz bir mimar olarak çalıştım. Daha sonra 2007 yılında İstanbul’da bir ofis kurduk ve son on yıldır aktif bir şekilde bu ülkede çalışıyorum. Ancak çalışmalarım tabii ki sadece bu ülkeyle sınırlı değil. Projelerimizin birçoğu uluslararası düzlemde geliştiriliyor ve an itibariyle Doğu Avrupa ve farklı konumlardaki projelerimizi gerçekleştirdiğimiz İngiltere ofisimizde yeniden aktif bir duruma eriştik. Bu bağlamda uluslararası projelere aşina durumdayız.

Özellikle bahsi geçen müze tasarımı konusuyla olan ilişkimiz hakkında daha fazla bilgi vermem gerekirse; Sanja ve ben müzeleri ve sergileri barındıran birçok tasarım projesinde yer aldığımız için bu konu doğal olarak bizim kanımızda var. Artık aramızda olmayan üniversiteden hocam Profesör Michael Brawn, müzelerin ve kütüphanelerin tasarımına nasıl yaklaşılması gerektiği hakkında ilk öğretici kitabı yazmıştı. Bu konu uzun yıllar boyunca, İngiltere ve Slovenya’daki müzelerin açtığı ödüllü proje başvurularıyla başlayan iş hayatımın merkezini oluşturdu. Sanja, İngiltere, Slovenya ve son olarak Türkiye’de gerçekleştirilen pek çok serginin tasarımını yaptı. Güncel bir örnek vermem gerekirse geçtiğimiz günlerde tamamladığımız İstanbul Avrasya Tüneli projesinden bahsedebilirim. Yakın bir tarihte Ara Güler Müzesi’nin tasarımında yer almak için İstanbul’a davet edildik. Ancak bu, Türkiye’deki iş yükümüz için oldukça yeni bir gelişme. Aslında bu kapsamlı deneyimi burada iyi değerlendirmeyi ve gelecekte Türkiye’de gerçekleştirilecek birçok müze projesinde yer almayı  çok isterdik. Ancak Türkiye’de bu konu dahilinde yeterli ilgiyi çekmek kolay bir iş değil ve bu da sizin bu konu hakkında sorduğunuz sorunun ana kaynağını oluşturuyor.

Dürüst olmak gerekirse, ‘başarılı’ yabancı mimarların Türkiye piyasasında yer edinmelerine karşı değilim. Yakın bir zaman önce biz de İngiltere’deki yabancı mimarlarla ilgili benzer bir soyutlanma durumu ile karşı karşıya kalıyorduk. İşverenler, özellikle kurumsal yönetim ve yerel yönetim organları, yabancı mimarlarla çalışmak konusunda oldukça muhafazakar bir tutum sergiliyorlardı. Çok fazla kısıtlama ve yönetmelik vardı ve bu da, yabancı uyruklu kişilerin İngiltere’de çalışmalarını zorlaştıran bir ortam yaratıyordu. Sonra bazı şeyler değişti ve piyasa bir anda dünyanın dört bir yanındaki mimarlara açılmış oldu. Bu gelişme İngiltere’deki mimarlığın ve tasarımın kalitesini ve derinliğini büyük oranda etkiledi. Bu da dünya genelinde fazla rekabet olmasına rağmen tüm dünyanın İngiliz mimarlara açık bir konuma erişmesi anlamına geliyor ve ülke piyasasından çok daha geniş bir alanı kapsıyor. Kısacası, yalnızca yaşadığımız ülke yerine tüm dünyayı bir bütün olarak görmek, o ülkedeki mimarinin kalitesi ve derinliği üzerinde büyük bir etkiye sahip olacaktır ve bu Türkiye için de geçerli. Bu yüzden prensip olarak, karşılıklı olmak kaydıyla birlikte yabancı mimarların bu ülkede çalışmalarına karşı değilim. Türk mimarlar olarak bizim de sınırlarımızın dışına daha çok çıkarak faaliyet göstermemiz gerekiyor.

Ancak tüm bunlar, birçok Türk mimarın işverenler tarafından Türkiye’deki potansiyel müze projelerine dahil edilmeme nedenini açıklayamıyor. Bana kalırsa bahsettiğiniz projeler çoğunlukla özel müşterilere ait ve onların yerli mimarları seçmek gibi bir kısıtlamaları yok. Böylece tüm uluslararası platformları kendi seçim alanları gibi görebiliyorlar. İşverenlerin projelerine çok önem göstermeleri ve bu tarz yapıları tasarlamak için üst düzey uzmanlığa ve uluslararası tanınırlığa sahip mimarlarla çalışmak istemeleri anlaşılabilir bir konu. Bu bağlamda İstanbul Modern, Kıraç, Sabancı ve Koç gibi referans noktası olarak sunduğunuz tüm örnekler, uluslararası tanınırlığa sahip önemli mimarlarla çalışmak isteyen özel vakıflara işaret ediyor. Açık konuşmak gerekirse müze tasarımı alanında uluslararası tanınırlığa sahip çok az sayıda Türk mimar var. Bence bu durum sorunun ana kaynağını oluşturuyor ancak elbette işverenlerin nitelikli Türk mimarlara bu listelerde yer vermemeleri için yeterli bir sebep değil.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve Türkiye’deki müze projeleriyle ilgili kapsamlı bir makaleye yer veren Art Unlimited Dergisi’ne (Nisan / Mart 2017, 40. Sayı) göz attığımızda, Türk mimarlar tarafından tasarlanan birçok müzeyi görebiliriz. Yalnızca İBB listesinde bile 16 müze projesi mevcut. Ancak bunlar çoğunlukla , Alper Derinboğaz’ın tasarladığı İstanbul Kent Müzesi ve Arolat Mimarlık tarafından tasarlanan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ve Abdullah Gül Müze ve Kütüphanesi gibi kamu kuruluşlarından oluşuyor. Aynısı İstanbul’daki birçok farklı müze için de geçerli. Bahsettiğim bu özgün örneklerin çoğu kamu kuruluşlarından oluşuyor. Bu kurumlar doğrudan yabancı bir mimarla anlaşmak istemiyorlar ancak bu yalnızca yabancı mimarların yerel mimarlara oranla zaman zaman beş kat fazla ücret talep etmesinden kaynaklanmıyor. Bu istisnayı bozan bir örnek olarak, Türk mimarların da proje tekliflerinde bulundukları uluslararası bir yarışmanın sonucunda, Eisenman ve Aytaç Mimarlık tarafından tasarlanmakta olan Yenikapı Müzesi’ni gösterebiliriz. Bahsettiğimiz işi başarıyla gerçekleştiren projeler arasında öne sürebileceğim en iyi örnek muhtemelen bu projedir. Belli ki bu karmaşık programa mükemmel bir biçimde ayak uydurabilen, aralarında genç ve tecrübeli mimarların da bulunduğu yerli mimarlar var.  Bence özel vakıfların açık rekabet sistemini göz ardı etmeleri ve uluslararası düzlemde müze projesini kısa yoldan tanıtmak adına, kapalı bir sistem ile doğrudan ünlü yıldız mimarlarla anlaşmak istemeleri üzücü bir gelişme. Bizler gibi yerli ve uluslararası mimarların bu sürecin dışında bırakılmalarını haksızlık olarak görüyorum.

Ömer Yılmaz, önemli kamu kuruluşları ve özel kurumlar için tasarımcı seçme konusunda daha iyi bir yöntem bulmak adına bir tartışma ortamı yaratmayı görev edinmiş, Türkiye’deki belki de tek mimardır. Avrupa’da, AB kanunları gereği, kamu projeleri için mimarların seçim sürecini en azından bölge çapında rekabetçi bir süreç haline getirmek kanunen zorunlu tutulmuştur. Bu kanun İtalya’daki veya Almanya’daki yerli mimarların İngiltere’deki bir proje için yarışmaya katılabilmelerine olanak tanıyor. Aynı şekilde Fransız veya İspanyol mimarlar da Almanya’daki veya farklı bir bölgedeki proje yarışmasına katılabiliyor. Benim düşünceme göre kamu projesi veya özel projeler de dahil olmak üzere tüm yapı projeleri, mevcut seçenekler arasından en iyisini seçebilmemiz için bir çeşit rekabetçi sürece tabi tutulmak zorundadır. Bunun daha uzun bir sürece yol açacağının ve kişinin uğraşması gereken pek çok formalite ve kural olduğunun farkındayım ancak sonuç olarak bunun bir mimarı seçmek için en iyi yol olduğu görüşündeyim.

Özellikle müze projeleri dahilinde, müze alanında deneyimli kişilerin seçici kurulda yer almalarının yararlı olacağını düşünüyorum. Eğer bu mümkün değilse, iyi ile kötüyü ve deneyimli ile deneyimsizi ayırabilme uzmanlığına sahip bir yerli ve bir uluslararası danışmanın hazır bulunması gerekiyor. En nihayetinde bu yapı tipolojisinin bir konut projesi veya ticari projeden daha karmaşık ve değişken olduğu bir gerçek. Bu yüzden işin içine bilinmesi gereken çok sayıda teknik boyut giriyor. Ancak bu yine de, yetkin jüri üyelerinin seçildiği ve Türk olsun ya da olmasın bütün tecrübeli mimarların kapasitelerini gösterebileceği daha kapsamlı uluslararası bir seçim süreci üzerinden, işverenlerin iş için en uygun mimarı seçmelerini engellemiyor.

– Yerli mimarların kasıtlı olarak davet edilmediği yarışmalar düzenleyen bazı işverenler olduğunun farkındayım. Burada isim vermek istemiyorum çünkü onlar zaten kendilerini biliyorlar ancak bana göre bu ülkede bahsi geçen listelere girmeyi hakeden pek çok başarılı mimarın olduğu bu denli bariz iken böyle bir tavır oluşturulması gerçekten utanç verici. Bu kişileri yeniden düşünmeye ve özelikle müze tasarımı süreçleri için yapılan yarışmalarda kısa liste açmaya davet ediyorum. İstanbul’da yer alan Renzo Piano yapısı ile ilgili hiçbir itirazım yok. Bana göre İstanbul’a büyük katkı sağlayacak. Ancak aldığım bazı duyumlara göre bu yapıyla ilgili yerli bazı isimlerin dahil olduğu ‘kapalı’ bir yarışma süreci izlenmiş. Bu denli önemli bir proje, kapsamlı bir sürecin yürürlükte olduğunu görebilmemiz adına, seçim sürecinin ilerleyiş şeklini ve sonradan duyurulan sonuçları bilmemiz için açık bir yarışma süreci gerektirir.  Öte yandan bu seçim sürecinin açık ve güvenilir bir yaklaşımla ele alınması, tüm dünya genelinde yayımlanmasına vesile olacaktır ve yarışma sürecinin sonuçları uluslararası bir kitle tarafından takip edilecektir. Örneğin Japon mimar Kengo Kuma, Polimeks’in Eskişehir Modern Sanat Müzesi’ni başarıyla tamamladığında, bu gelişme her yerde yayınlanacak ve Eskişehir daha yapı faaliyete geçmeden ismini dünyaya duyuracak. Grimshaw’ın Koç Çağdaş Sanat Müzesi projesi de böyle bir seçim sürecinden geçmişti. Hatta belki de bir önceki örnekten daha açık bir şekilde gerçekleşmişti. Sonuç olarak proje süreci açık bir şekilde işledi, herkes onun iyi bir proje olduğunu gördü ve yerli mimarlar da proje için davet edildiler ve hünerlerini gösterme şansı elde ettiler. Öte yandan Zaha Hadid’in Sabancı Müzesi hala bir sır olarak saklanıyor. En azından yapının neye benzeyeceği konusunda hiçbir fikrim yok. Beyoğlu’ndaki gizemli Gehry Müzesi için de aynı şey geçerli. Bu projelerin yayımlandığını gören biri oldu mu?

İstanbul’un bunu hakettiğini düşünüyorum. Türkiye bunu hakediyor.

Yayımlayan